Pages

Sunday, December 7, 2014

Mayhem


2014'un sonunda, 2013'ten bu yana gordugumuz konserleri yazmaya karar vermis, eski fotograflara bakarken, Mayhem Fest 2012 fotograflariyla karsilastim ve once bu guzel festivalden bahsetmeye karar verdim. 

Eskiden beri muzik festivallerini cok severim, kendine has bir havasi olur buralardaki eglencenin. Yine de Mayhem'i ilk duyduğumda yoğun bir donemimdeydim ve ilk basta gidiyim mi gitmeyim mi emin olamadim. Ama kucuklugumun en onemli gruplarindan Slayer ve Motorhead'in de orada olacagini ogrenmem kararimi kolaylastirti.

Festival uc ana bolumden olusan genis bir alana kurulmustu. Birkac kucuk sokak gibi organize edilmis birinci bolumde tshirt, cd vs. seyler satan dukkanlar ve yemek/icki ihtiyacimizi karsilayan standlar vardi.

Ikinci bolum buyukce bir yesil alana yayilmis birkac sahneyle yine merchandise satan standlardan olusuyordu. Hatira olarak konser tshirtlerini cok sevsem de son zamanlarda internetten bu urunleri daha ucuza bulabilme imkani var, o yuzden dukkanlara pek takilmadim. Genis yesil alanin ortasi gibi sayilabilecek bir bolumde yer alan dinlenme cadiri ise daha cok ilgimi cekti. Festivalin sponsorunun bir enerji icecegi markasi olmasindan dolayi, bu cadirda bedava enerji icecegi servisi yapiliyordu. Bence bu servisin gun boyu sicak havaya ragmen daralmayan mosh pite buyuk katkisi oldu. 
Bu cadir ayrica festivalde yer alan gruplardan bir kisminin urunlerini imzalamasi icin kullaniliyordu. Konserin agir toplarindan Anthrax'i bu sayede yakindan gorme sansi yakaladim. Motorhead, Slipknot ve Slayer buyuk sahnede cikarken Anthrax kucuk sahnelerden birinde festivalin en iyi performanslarindan birini verdi.


Anthrax'ten sonra Motorhead'i izlemek icin Ana Sahne bolumune, yani festival alaninin en buyuk kismina gectim. Lemmy sarki aralarindaki konusmalari ve seyirciyle interaksiyonlari tamamen grubun diger uyelerine birakarak, sadece sarkilarini soyledi ve gitti. Anthrax'in aksine Motorhead'in genc kitleden bekledigimin uzerinde bir ilgi gordugunu soylemeliyim. Hava henuz kararmamis olmasinda ve kucuk sahnelerde de konserler devam ediyo olmasina ragmen Motorhead buyuk bir kalabaliga caldi.  

Slayer'i bir kac kez izleme imkanim oldu. Her seferinde ilerleyen yaslarina ragmen bu kadar saglam performanslar gosteriyor olmalarina sasiriyorum. Ozellikle Tom Araya o kadar rahat gorunuyor ki, sanki dunyanin en kolay isini yapiyor ve bizimle alay ediyor.

Slipknot cok sevdigim gruplardan olmasa da canli performanslarini merak ediyordum. Bu festivale en cok seyirciyi ceken grup olduklarini da itiraf etmem lazim, ciktiklarinda buyuk sahnenin bulundugu bolumde igne atacak yer kalmamisti. Seyirci uzerindeki etkileri gercekten gorulmeye degerdi. Oyle ki, konser basladiktan dort bes sarki sonra Corey Taylor "Haydi, gidip en yakindaki sehri ele geciriyoruz" gibi birsey bile dese seyircinin tamami onu takip edecek gibiydi. Sahnede havalara firlayan davulcular, ordan buraya ziplayip duran gitaristler beni biraz baysa da, sonuna kadar izledigim bir konser oldu.

En son gittigim festival olan Mayhem'i yazinca canim tekrar boyle acik havada muzik dinlemek istedi. Herkese bol festivalli gunler.. 






Tuesday, December 2, 2014

El Pintor


Bu sene Interpol'u uc bucuk yil sonra tekrar izleme firsati buldum. Indie Rock dinleyicilerinin bir kismi tarafindan artik en iyi terimle "old school" olarak tanimlansa da bence hala onemli gruplardan Interpol. Ustelik son albumleri El Pintor'da da yine iyi bir is çıkarmışlar.                                                     Gelelim konsere.. Park yeri konusunda biraz sansli bir gunumuzde olunca muzige cabucak ulasiyoruz. Bilet kontrolunden hemen sonra sahnede on grup Hundred Waters  bizi karsilasiyor. Florida'li grup bize kendilerinden bekledigimden fazlasini veriyor. Elektronik muzik org, gitar, guzel vokal ve arada yan flutle bulusmus.. Daha ne olsun, hatta bana ikinci albumleri The Moon Rang Like a Bell'i bile aldiriyor bu performans..

Hundred Waters sonrasi biraz temiz hava alip kendimizi Interpol'e hazirliyoruz. My Blue Supreme'le cikiyorlar sahneye. El Pintor ve ilk albumleri Turn on the Bright Lights agirlikli bir setlist caliyorlar. Ayrica Antics'ten de sevdigimiz Evil ve Slow Hands gibi parcalara yer verirken bir onceki albumlerinden sadece Lights calip uc sarkilik bisleriyle geceyi bitiriyorlar.

Muthis 90'li yillardan sonra 2000'lerde cok az grup bizi heyecanlandirmayi basardi. Canli performanslari hala cok iyi olan Interpol'u baska bir sebep olmasa bile sirf bu nedenle sevmeye devam edecegim sanirim. Hala takip edilmeye degerler.


Monday, December 1, 2014

Tegu

Yazmayali cok olmus.. Bugun itibariyle verdigimiz bir karara gore, bloga bu yazmadigimiz donemde gittigimiz konserlerle donecegiz.

Bu arada bir de Instagram hesabimiz oldu: http://instagram.com/piqiesta

Bu hesapta blogdakine benzer konser fotograflariyla birlikte yandaki gibi sirin seyleri de paylasiyoruz. Bu arkadas bir tegu, kendisi aslen Arjantin kokenli olsa da Guney Amerika'da genis bir cografyada kendisine rastlamak mumkunmus. Hatta bana cok enteresan geldigi icin fotografini cektigim sirada Guney Amerikali bir arkadasim "Niye burada sergiliyorlar ki, her yerde var bundan.." yorumunu yapti.

Monday, July 8, 2013

Tigreton

Bugun yine Guney Amerika'dan esintilerle karsinizdayiz :P.. Ilk once Sili'den damak catlatan bir tatla, Lagos del Sur'la baslamak istiyorum. Bu bizde Halley diye tabir ettigimiz dostumuzun bir degisigi. Benim icin Halley'e gore en onemli artisi Brandy aromali olmasiydi. Halley+ Brandy daha ne olsun..

Sonrasinda yine Sili'den bir baska lezzete, Tigreton'a geciyoruz. Dislerimizdeki dolgulari yerlerinden sokmek icin de kullanabilecegimiz bu sekerleme, bize lolipop tarzi ufak beyaz cubuklarin uzerinde muz+cikolata kombinasyonuyla geliyor. Ben cok sevmesem de "muzla cikolatayi karistiririm yeri gelirse smoothieyi bile boyle icerim" diyenlere birebir.



Tabi ki gelenegimi bozmuyorum ve degisik sodalar denemeye devam ediyorum. Son zamanlarda denedigim Jupina daha once bahsettigim Materva ve Iron Beer gibi Kuba kokenli, ama Miami'de de uretilen iceceklerden. Yogun Hindistan ananas tadiyla Jupina fazlaca tatli bir gazli icecek, dolayisiyla benim cok hosuma gitmedi. Ama cok tatli icecekleri ya da ananas tadini fazlaca sevenler, ozellikle tuzlu yiyeceklerin yaninda deneyebilirler.




Sunday, March 24, 2013

On the Road

Gecen gun "On the Road"u izledim. Birkac ay once filmini cektiklerini duydugumda kitabi tekrar okumak icin iyi bir firsat olduguna karar vermistim. Aralik'a kadar da bir turlu kendimi hazir hissetmedim. Cunku benim icin cok onemli bir kitaptir "On the Road". Harikulade bir kitap olmasinin yaninda okudugum her sayfa, icindeki her kucuk hikaye beni alip seneler oncesine, onu ilk okudugum zamanlara goturecek bir kitaptir. Hissettigim sey biraz korkuydu da aslinda. Ya ilk okudugum zamanki kadar begenmezsem veya simdi siradan gelirse diye. Cunku zamanla insanin sanata, bilime, tarihe, ozetle hayata bakisi o kadar degisiyor ki.

Sonunda Aralik'ta ufak bir tatil imkani buldugumda artik hazirdim. Hem uzun zamandir gormedigim arkadaslarimla beraber gecirecegim tatilden daha uygun bir zaman dusunemiyordum Kerouac icin. Bir yandan da artik filmi izlemek istiyordum. Sanirim bir kitap uyarlamasini izlemeden once en yapilmamasi gereken sey o kitabi okumak, belki daha da kotusu o kitabi tekrar okumak. Ustunde "Book was better" yazan tshirtler cikmisken bu yaptigim filme biraz haksizlik olabilir belki de. Ama dedigim gibi, bu kitap onemli, filmi nasil olursa olsun.. Bir kere basladiktan sonra kitap yine bitirilmeden elimden dusmeyecegini belli etti. Gerci bu sefer geleneksel kagit-murekkep kitap seklinde degil de telefonumdan elektronik kitap seklinde okuyordum.


E-kitap arkadaslarim tarafindan gozlerimi bozma girisimim olarak degerlendirse de tatile baska bir renk katti, Her yerde, sekilden sekile girerek okuma imkani verdi bana "On the Road"u. Korktugumun aksine baska bir tat aldim bu sefer. Tatli bir tesadufle Sal'in Missisipi'yi gectigi bolumu okurken, ben de -belki de yuz mil belki daha da fazla guneyinden de olsa- tam olarak Missisipi'nin uzerindeydim. Bunu kopru uzerinde fotograf cekmek yerine kitabi elimden birakamamama bir odul olarak yorumladim. Yillarin bende biraktigi izlerin, Kerouac'in tasvirlerini daha iyi anlamami sagladigini ve daha da onemlisi, kitabin gercekten ne kadar akici, guzel yazilmis ve ne kadar fikir dolu oldugunu hatirladim.


Filme gelirsek.. evet tahmin edilecegi uzere cok etkilenmedim filmden, Ama baska yerlerde okudugum kadar kotu de bulmadim. 40'li yillarin sonu cok guzel verilmis, hissettirilmis seyirciye. Oyuncular da basarili. Benim acimdan en buyuk eksiklik, kitapta o her bolumu bir cirpida bitirmenizi saglayan muhtesem dilin getirdigi akiciligin filmde olmamasiydi. Tersine Kerouac'in sade dilini yansitmaya calisirken filmde adeta bir monotonluga sebep olunmus. Bu da okunurlugu mukemmel bir kitaptan seyredilirligi zor bir film cikarmis ortaya.

Tam bu tatil-kitap-film ile ilgilenirken neredeyse gozumun onunde duran bir seyi de kesfettim. Megerse Kerouac'in On the Road yayinlandigi sirada yasadigi, 'Dharma Bums'i yazdigi ev cok yakinlarimdaymis. 1957-1958 yillarinda Kerouac o meshur kagit rulolarini bu yazida resimlerini paylastigim evde doldurmus. O zamanlarda cekilmis fotograflarindan bir tanesini de yanda sizle paylasiyorum. Meyvelerinden yedigi agaclardan evin bahcesinde hala bir iki tane var. Su anda bu ev lokal sanatcilarin yardimlariyla restore edilmis durumda ve alti aylik surelerle yeni yazarlara ev sahipligi yapiyor. Yeni yazarlar, bir zamanlar Kerouac'in yasadigi, merdivenlerinde oturdugu, bu cok guzel, eski Florida tipi evde alti ay kalip kendi eserlerini ortaya cikartiyorlar. 

Yogun Kerouac dolu gecirdigim bu ayi bir blog yazisiyla sonlandirirken su cok unlu satirlari bir kez daha paylasmak istememde sakinca yok sanirim:

the only people for me are the mad ones, the ones who are mad to live, mad to talk, mad to be saved, desirous of everything at the same time, the ones who never yawn or say a commonplace thing, but burn, burn, burn like fabulous yellow roman candles exploding like spiders across the stars.





Sunday, February 3, 2013

Public information film


Halki bilgilendirme filmleri, yazilari vardir. Hani biri sigara iciyor, bir bakiyorsunuz akcigerleri bitmis, yuzu parca parca dokulmeye basliyor filan.. Bunlardan bazilari icin cok acimazsiz veya cok direk mi acaba diye dusunuldugu olmustur. Sigara paketinin ustune sigara iciminden kaynakli zarar gormus bir ic organi fotografi koymak gibi mesela. Ama eskiden bu filmlerdeki yaraticilik daha ileri boyuttaymis bunu yukaridaki 1985 tarihli "Natural born smoker" filminde gorebilirsiniz. Sigaraya karsi bilinclendirir mi bilmiyorum ama adeta bir bilim kurgu tadinda, nefis.. Herhalde bayagi begenilmis ki ikincisini de cevirmisler, o da asagida..


Wednesday, January 23, 2013

materva

'Mate' denen seyle ilk tanismam bir arkadasimin "aa cay sevmez misin, gel bir Arjantin cayi, Mate, dene" demesiyle olmustu. Fena gelmemisti tadi bu 'Arjantin cayi'nin, o yuzden o arkadasimi her ziyaret ettigimde hala ozel bardagiyla bir mate icerim. 

Bu tanismadan sonra mate ya da yerba mate ile ilgili daha cok sey duydum. Belki de zaten etrafimda olan seyler, adini ogrenince anlamli hale gelmeye basladi. Isin enteresan tarafi bu cayin temel bitkisi icin kimilerinin Arjantin, kimilerinin Paraguay kimilerinin ise Peru cayi demesiydi.. "Guney Amerikali cayimsi" diyip geciyorum o yuzden ben.. Websitelerinde yerba mate diye aratirsaniz, bu bitkiyi kullanan urunleri tanitmak icin super bir formul bulduklarini goreceksiniz: kahvedeki kadar kafein + cikolatadaki kadar mutluluk = yerba mate. Pek bir guzel degil mi.. Bu tanim ne kadar dogrudur bilemiyorum ama eski bir Peru efsanesine gore yerba mate yiyen insanin gucu ve hizi ikiye katlaniyormus. Kafein ve cikolata aciklamasi bu efsaneyle beraber dusununce dogru olabilir gibi sanki..

Daha da uzatmadan icecege gelirsem, hafif yesilimsi bu asitli icecegin tadi bana bir parca daha once burada bahsettigim Guarana'yi hatirlatti. Ictiginizde ilk basta hafif limonlu bir soda gibi tad alirken sonra agzinizin icinde keskin bir sekilde yerba mate tadi kaliyor. Aslinda bu icecegi sevip sevmemek de daha cok yerba mate tadinin sizde birakacagi etkiye dayaniyor. Ben Guarana veya Iron Beer kadar begenmesem de degisik bir gazli icecek denemek isteyenlere  oneririm. Hem bakarsiniz Peru efsanesi gercek olur..